Başkan'dan Mesaj

RAMAZAN CAMİ VE HAYAT

Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ| Diyanet İşleri Başkanı

 

İslam’ın medeniyet tasavvurunun odağını, insanın hem iç dünyasını hem toplumsal hayatını kuşatan değerlerin vücut bulduğu camiler oluşturur. Yeryüzünde yalnızca Allah’a ibadet etmek amacıyla inşa edilen ilk mabet olan Kâbe başta olmak üzere onun şubeleri mesabesindeki tüm camiler, tarih boyunca İslam toplumlarında hayatın merkezinde yer almıştır. İnanca, ibadete, bilgiye, hukuka, ahlaka ve sanata dair bütün değerler, camilerden hayata taşınmıştır. İslam medeniyeti mabet ekseninde neşvünema bulmuş; inanç ile hayat arasındaki bağ camiler vasıtasıyla daima canlı tutulmuştur.

Camiler, müminleri ortak bir gaye etrafında aynı safta buluşturan; duygu, bilinç ve değer birliği zemininde birbirine kenetleyen müstesna mekânlardır. Peygamber Efendimizin Medine’ye hicreti esnasında Kuba Mescidi’ni ve hicretin hemen akabinde Mescid-i Nebevi’yi inşa etmesi, camilerin Müslümanların hayatındaki yerini ve önemini göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. Mescid-i Nebevi, namaz kılınan bir mekân olmasının yanı sıra inancın, ahlakın, dinî bilginin ve erdemli bir hayatın öğrenildiği, toplumsal dayanışmanın örgütlendiği, misafirlerin ağırlandığı ve yabancı heyetlerin kabul edildiği çok yönlü bir müessese olmuştur. Müminlerin ruhunu besleyen, sorumluluk bilincini diri tutan, toplumsal bağlarını güçlendiren ve hayatın bir anlam ekseninde  yaşanmasına zemin olan bu merkez, toplumun farklı kesimlerini iyilik ekseninde buluşturarak yoksulların gözetilmesi, yetimlerin ve kimsesizlerin himaye edilmesi gibi hususlarda da önemli bir fonksiyon icra etmiştir.

İslam tarihinin sonraki dönemlerinde Mescid-i Nebevi örneğinden hareketle inşa edilen camiler, değişen toplumsal şartlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda yeni unsurlarla gelişmeye devam etmiştir. Yerleşim yerleri, büyük ölçüde camiler etrafında şekillenmiş; camiler şehirlerin kalbi olma hüviyetini devam ettirmiştir. Özellikle Osmanlı döneminde şehirlerin mimarisi, camiler esas alınarak planlanmıştır. Merkezî konumdaki camilerin müştemilatında kurulan sıbyan mektepleri, medreseler, kütüphaneler, imarethaneler, şifahaneler, çarşılar ve vakıf müesseseleri, camilerin toplumun her kesimine hitap eden yönünü daha da belirgin hâle getirmiştir. Müminlerin inanç dünyasından sorumluluk bilincine, aile ilişkilerinden çevreye karşı tutumlarına kadar her alanda dinî değerlerin canlı bir şekilde yaşatıldığı camiler, inancı ahlaka, ibadeti bilince, kulluğu sorumluluğa dönüştüren yönüyle farklı ırk, meslek, yaş ve sosyal statüden insanları bir araya getirerek toplumsal kaynaşmayı ve dayanışmayı artırmıştır. Böylece tüm farklılıkları tek bir çatı altında, tek bir amaç için birleştiren bu kutlu mekânlar, tarih boyunca İslam medeniyetinin insanı kuşatan ve hayatı bütüncül bir şekilde ele alan yaklaşımının en bariz sembolü olmuştur.

Günümüz dünyasında yaşanan hızlı kentleşme ve bireyselleşme süreçleri, ne yazık ki insanlar arasındaki bağların gitgide zayıflamasına ve yerleşik değerlerin hayatın dışına itilmesine yol açabilmektedir. Bu durum, cami ile hayat arasındaki ilişkide de kendini göstermektedir. Nitekim modern zamanlarda camiler, gerek konumları ve ulaşılabilirlikleri gerekse tarihsel fonksiyonları ve müştemilatları açısından büyük bir dönüşüm yaşamaktadır. Camilerin, yalnızca belirli vakitlerde uğranan ve sadece namaz kılmak için kullanılan mekânlar hâline dönüştürülmesi, bu mekânların temsil ettiği değerlerin de zamanla hayatın dışına itilmesine sebep olabilmektedir. Mabedin hayatın dışına itildiği bir vasatta da fert ve toplum boyutunda ruhları kuşatan yalnızlık, anlamsızlık ve manevi boşluk hissi kaçınılmaz hâle gelmektedir.

Bugün haz ve hız odaklı süregiden modern hayat biçimlerinin dağdağasında, insanın durup düşünmeye, kendi iç dünyasını ve çevreyle ilişkilerini camilerin temsil ettiği değerler ekseninde yeniden inşa etmeye ihtiyacı vardır. Sosyal hayatı tehdit eden bireyselleşme, bencilleşme ve yalnızlaşma gibi sorunların üstesinden gelebilmek adına mabet ile hayat arasındaki bağın güçlendirilmesi zaruret arz etmektedir. İnanç ile hayat arasında ortaya çıkan tutarsızlıklar dikkate alındığında camilerin yeniden hayatın merkezine yerleştirilmesinin ve medeniyet tarihimizdeki asli fonksiyonlarıyla ihya edilmesinin önemi daha da belirginleşmektedir.

Ramazan ayı, söz konusu bağın yeniden tesis edilmesi, pekiştirilmesi ve geliştirilmesi hususunda önemli bir fırsattır. Zira maneviyatın yoğun bir şekilde yaşandığı ramazan ayı, müminler için ruhi bir arınma ve tazelenme mevsimidir. Bu ayın bereketli ikliminde tutulan oruçlar ve yapılan iyilikler, mümin yüreklerde tarifsiz bir itminan oluşturur. Bu ayda camilerde kılınan teravih namazları, okunan mukabeleler, yapılan vaaz ve irşat faaliyetleri gönüllerin ihyasına önemli katkılar sunar. Bilhassa çocukların ilk teravih tecrübeleri, cemaatle eda ettikleri vakit namazları ve cami ortamında kazandıkları değerler, nesiller boyu aktarılagelen manevi bir miras olarak genç dimağlarda kalıcı izler bırakır. Dolayısıyla ramazan ayının gönüllerde rikkat oluşturan manevi atmosferinden azami derece istifade etmek gerekir.

Bu itibarla, vahyin nüzulüyle şereflenen bu ayda Kur’an’ın muhabbetiyle kalbimizi yumuşatmanın, vicdanımızı hassaslaştırmanın ve zihinlerimizi berraklaştırmanın gayreti içinde olmalıyız. Bu bilinç ve gaye ile yapılacak tüm çalışmalar, rahmet ikliminin bereketiyle bizleri elbette nice güzel neticelere ulaştıracaktır. Cami ile hayat arasındaki bağ güçlendikçe, inanç ile hayat arasındaki bağ da güçlenecek, böylece toplumda manevi dirlik artacak, birlik, beraberlik ve dayanışma ruhu daha sağlam bir zemine oturacaktır. Yüce Rabbimizin “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.” (Tevbe, 9/18) fermanında ifade buyurduğu “müminlerin camileri imar sorumluluğu” da o zaman gerçek anlamda ifa edilmiş olacaktır.